Obezite, yaşam kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen kronik bir hastalık olup gelişen dünyanın en önemli sağlık sorunlarından biridir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tüm dünya çapında bir obezite salgınından bahsetmektedir. 1995 yılında dünyada 200 milyon obez erişkin varken 2000 yılında bu sayı 300 milyona ulaşmıştır.
Fazla kilo oranları Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde %64, İsrail’de %38 olarak bildirilmiştir. Aynı ülkelerde obezite prevalansı ise sırasıyla %19 ve %21’dir. İngiltere’de obezite son 10 yılda 2 kat artmış olup, erişkinlerin %50’den fazlasının obez olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde yürütülmüş olan epidemiyolojik bir çalışmada 1990 yılında obezite prevalansı %18.6 olarak bulunmuş olup, 2000 yılında obezite prevalansının erişkin erkeklerde %21.1, erişkin kadınlarda %43 olduğu belirtilmiştir. Türkiye’de 10 yıl öncesine kıyasla obezite prevalansının kadınlarda %36, erkeklerde %75 oranında arttığı gösterilmiştir.
Morbid obezitenin neden olduğu hastalıklar arasında koroner arter hastalığı, tip 2 diabet, hipertansiyon, kalp hastalığı, safra kesesi taşı , osteoartrit, göğüs ve kolon kanseri gibi bazı kanserler, serebral vasküler atak, uyku apnesi, hipoventilasyon sendromu , respiratuar bozukluklar, gastroözafageal reflü, depresyon, infertilite, idrar inkontinansı ve polikistik over sayılabilir.
Obezite Nasıl Oluşur?
Obeziteye neden olan çok yemenin mekanizmasında beyindeki iştah merkezi önemli rol oynamaktadır. İnsan ve hayvanlarda tokluk ve açlık sinyallerini alan merkezler olduğu gösterilmiştir. Beyinde besin alımını etkileyen çeşitli maddeler bulunmaktadır. Birçok obezitede beynin çeşitli bölgelerinde alımı arttıran maddelerin arttığı gösterilmiştir. İnsülin vucutta bulunan şekerin düzenlenmesini sağlar. Obez çocuklarda kanda insülinin fazla olmasına rağmen normal glukoz düzeyleri insülin direncinin varlığını gösterir.
Vücut ağırlığının artması ile birlikte insülinde de belirgin artış olmaktadır. Yağ hücre kütlesinin büyümesi ve insülin gereksiniminin artmasına karşın insülinin bağlanacağı alıcı sayısının azalması insülin direncine yol açmaktadır. Bu nedenle özellikle son yıllarda sıklığının gittikçe artmasıyla gündeme gelen adolesan çağda tip II diyabetes mellitus(tip II şeker hastalığı) hastalığının obez çocuklarda ortaya çıkışı kolaylaşmaktadır.
Hazırlayıcı Etkenler
Araştırmalar sonucunda obezitenin gelişmiş ülkelerde düşük sosyoekonomik düzeylerde, gelişmekte olan ülkelerde ise yüksek sosyoekonomik düzeye sahip kesimlerde daha sık olduğu gösterilmiştir. Şiddetli obezite ise sosyoekonomik durumdan bağımsızdır. Beslenme biçimi ve beslenme alışkanlığı olarak yüksek kalorili yiyeceklerle beslenen çocuklarda obezite daha kolay gelişmektedir. Obez çocuklarda yüksek kalorili ve düşük lifli hazır yiyeceklerin tüketilme oranı %52 bulunmuştur.
Çocukluk obezitesinde çevresel etmenler içinde ailenin beslenme biçimi ve aktivasyon azlığı bulunmaktadır. Uzun süre televizyon izlenmesi ve televizyon izlerken yüksek kalorili yiyeceklerin tüketilmesi obeziteyi daha da artırmaktadır. Obezite sıklığı 4 saatten daha fazla televizyon izleyen çocuklarda 1 ya da 1 saatten daha az televizyon izleyen çocuklara göre anlamlı düzeyde yüksek olarak saptanmıştır. Obezite ve psikolojik etmenler arasında bir ilişki olduğu kabul edilmektedir. Anne-baba çocuk arasındaki olumsuz ilişkiler çocuğun ruhsal yapısını etkileyip aşırı yemeye neden olabilmektedir.
Obezite ve genetik etkenler üzerinde yapılan araştırmalarda her iki ebeveyn obez ise çocuğun obez olma şansı %80, yalnızca biri obez ise oran %50, ikisi de obez değilse oran %9 olarak bulunmuştur. Bu gözlemlerden yola çıkılarak yapılan araştırmalarda vücut ağırlığını biyolojik olarak kontrol eden moleküler bileşenleri belirleyen bazı genler bulunmuştur (ob geni, db geni, fat geni, tub geni, agouti geni). Bunlardan örneğin ob geni leptin sentezini düzenleyerek iştah azaltır. Db geni ise leptin bağlanmasını düzenlemektedir.
Son 10-20 yıl içerisinde obezite sıklığındaki bu artışın asıl önemli nedeni; endüstriyel gelişme ile birlikte, fiziksel güce dayalı yaşam tarzından inaktiviteye dayalı yaşam tarzına geçiş ve yoğun kalori içeren besinlerin tüketilmesi olarak görünmektedir.
Obez çocuklarda erken menarş, hiperlipidemi, artmış kalp hızı, hepatik steatoz, akantozis nigrikans ile bozulmuş glikoz metabolizması, uyku apnesi, psödotümör serebri, polikistik over hastalığı, kolelitiyazis ve hipertansiyon gibi birçok komplikasyon görülebilmektedir. Obez çocuk ve adolesanlar ayrıca ortopedik sorunlar ve benlik saygısı yönünden değerlendirilmelidir. Çocukluk çağında obeziteye yol açan risk etmenlerine karşı alınacak tedbirler ile obezitenin önlenmesi hem bu komplikasyonlardan koruyacak hem de ileride sağlıklı birer erişkin olmalarını sağlayacaktır.
Kilo Vermeyi Zorlaştıran Düşünceler
Kilolarla mücadele ederken, belli düşünce döngüleri insanı değişimden alıkoyan risklerden bazılarını teşkil eder. Besin seçimi ve egzersiz, davranışsal değişim stratejilerini oluştururken, insanın derinde yatan inançları da bu değişim sürecini etkiler. Kendilerinden memnun olmayan ve kendilerini sürekli eleştirmeye meyil eden insanların kilo verme konusunda yoğun baskı yaşaması onları endişeli bir hale sokarak beslenmelerini de etkiler. Bu süreçte insanların kendilerini kötü hissettiren ve cesaretlerini kıran monologları fark etmesi daha köklü bir değişim için gerekli olabilir. İşte kilo vermeyi sabote eden düşüncelere dair birkaç ipucu:
“İnce olmalıyım.”
Bu istek aynı zamanda ‘mükemmel’ olma arzusunu da içinde barındırır. Yemek yemeye yönelik uzun vadeli sağlıklı bir yaklaşımı baltalayan ve umutsuzluk yaratan bir düşüncedir.
“Doyana kadar yemeliyim.”
Eski dönemlerde besin kaynakları kıt olan ve av peşinde koşan atalarımıza kıyasla, ekstra büyük menüleri mideye indirip egzersiz yapmaya üşenebiliyoruz.
“Sonuçları hemen görmeliyim.”
Değişimi acil olarak görmek arzusu, uzun vadeli bir hedefe ulaşmak için iradeli davranmayı zorlaştırır. Ödülün uzakta olması, hızlı çözümler arama duygusunu tetikler, sağlıklı besinler sıkıcıymış gibi algılanır. Kilo vermek için normal beslenme alışkanlıklarının dışına çıkmak, yaşanan engellenmişlik duygusuyla mücadele edebilmeyi ve anlık ödülleri ertelemeyi gerektirir.
“Yiyorum, çünkü kendimi iyi hissetmek istiyorum.”
Çoğu insan yalnızlıktan, kaygıdan, depresif duygulardan kaçınmak için yemek yer. Yağlı ve şekerli besinler anında rahatlatır ve diğer sıkıntı veren konulardan uzaklaştırır. Bazı hassas konuları çözümlemek, sağlıksız beslenme alışkanlıklarını değiştirmek için elverişli olabilir.
“Kendimi korkunç hissediyorum.”
Kilo almak veya kilolu olmak bazı insanlar için çok yoğun bir kaygı kaynağıdır. Ancak bu düşünce insanı daha da pasifleştirir. Kilo vermek ‘şişmanlık dünyanın sonudur’ endişesinden uzaklaşınca daha rahat gerçekleşir.
“Diyete uymak çok zor.”
Bu düşünce insanı çaresiz hissettirir. İnsanlar kolay çözümler aramaya meyillidir ve heves diyetler insanların bu aciliyet duygusuna cevap verir. Ancak bu diyetlerin başarısızlık oranı da çok yüksektir. Kısa vadeli bir diyet yaklaşımı ile sabır ve devamlılık getiren stratejiler öğrenilmez.
“Beceremiyorum.”
Kilolu olmanın, iradesizlik veya değersizlik işareti olarak değerlendirilmesi birçok kişinin kendine eleştirel bakmasına sebep olur. Medyada güzellikle inceliğin bir tutulması çoğu insanı kötü hissettiren bu düşünce ağını destekler. Dış görünüşe dair memnuniyetsizliğin benlik değerini doğrudan etkilemesi, insanda sıkıntı yaratır. Sıkıntılı ve endişeli ruh hali ise yemeyi tetikler ve insanı kısır bir döngünün içine sokabilir.